Çengel Fanzin - 6"Yaşam" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 31 Ağustos'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
ANİ BİR GELİŞ
ÖYKÜYAYINLANAN İLK ESERİ
ÖYKÜ

ANİ BİR GELİŞ

Remziye Akça21 Ağustos 20261 dk okuma49

Kapı çalıyor, yatağımdan kalkıyorum ve "rüyada mıyım, yoksa gerçekten kapı mı çalıyor," diye düşünüyorum, gerçekmiş.

Alelacele üstüme uygun bir şey arıyorum. Kapüşonlumu kafama geçirip kapıya geliyorum. “Kim o?” Sorum sessizlikle cevaplanıyor ve ardından bir takırtı. Sanırım kapıya çarptı.

Kapıyı açıyorum, karşımda o var. Ayakta zor duruyor, kapının pervazına yaslanmış bir şekilde bana bakıyor. Teklifsizce içeri giriyor.

Kanepeye atıyor kendisini. İki büklüm oluyor. Bense kapının önünde, şok içerisinde olanları anlamlandırmaya çalışıyorum. Sonra silkelenip yanına gidiyorum.

İyi görünmüyor. Boncuk boncuk terler dökülüyor alnından. Kısık sesle bir şeyler mırıldanıyor.

Sağlık çantamı alıp yanına geliyorum. Ateşi yüksek ve cildi kuru. Sirkeli suyla soğutma uyguluyorum. Biraz düşüyor ateşi ama hâlâ yüksek.

Serum setini hazırlıyorum. Ceketini ve çoraplarını çıkarıyorum ki ateşini düşürebileyim. Sıvı desteği sağlıyorum. Ve birkaç ilaç takviyesi…

Yan koltukta kıvrılıyorum, ara ara hayati değerlerini kontrol ediyorum. Bir yandan sabah için yiyecek hazırlıyorum. Misafir odasına temiz çarşaf, çamaşır koyuyorum. Ardından sabaha kadar sayıklamalarını dinleyerek, sirkeli suyla başında bekliyorum.

Sabah oluyor nihayetinde. Ateşi düşmüş. Solunumu da iyi. İşe gitmek için hazırlanıyorum. İhtiyacı olacak şeyleri yanına yaklaştırıyorum, öğlen geleceğime dair bir de not bırakıp çıkıyorum evden.

Aklım sürekli onda. Nereden, nasıl, niye geldi? Beynim uyuşuyor adeta.

Öğlen eve doğru gidiyorum. Marketten ve eczaneden bir şeyler alıp kapıyı çalıyorum, adetten. Anahtarla açıyorum kapıyı sonra. Yatağı boş ama dağınık, buralarda olmalı. Ya da dün geceyi yaşamamıştım da "burada yatan ben miydim," diye zihnimi zorluyorum.

Arkadan bir tıkırtı geliyor. İyi bari, olmayan insanları görmüyorum. Duş almış, daha iyi duruyor ama bir halsizlik okunuyor yüzünden. Verdiğim kıyafetler biraz komik durmuş üstünde, olsun. Ben yemek hazırlarken o da gidemediği iş yeriyle konuşuyor. Sanırım pek inandıramadı karşıdakini. Ya da inandıracak bir durum var mıydı ki?

Yanıma geliyor. Yürüyor olması sevindirici. Her şey olağanmış gibi masayı hazırlamaya yardım ediyor. Mesleki alışkanlıkla diline bakıyorum; iyi görünüyor.

Sessizce yemeğimizi yiyoruz. Çay dolduruyor fincanlara. Şekersiz. Nereden biliyor ki? Masayı topluyoruz. Makineye yerleştiriyor bulaşıkları. Çaylarımızı alıp balkona çıkıyoruz. Yine sessiz.

Bu sessizlik ve her şey normalmiş gibi davranılması asabımı bozuyor. Ama doğru olan da buymuş gibi hissediyorum. Çatışmak bir şey çözmeyecek. Eskileri hatırlamak iyileştirmeyecek. Bu sessizlik sanki huzurlu gibi. Belki bu yüzden bozmuyoruz hiç.

Ben tekrar işe gidiyorum. O balkondan beni izliyor. Aklım almıyor. Benim evimde, benim penceremde ve hiç gitmemiş gibi davranıyor. Sanki işten döndüğümde yine gidecek gibi hissediyorum. Yine hiç olmamış gibi olacak her şey ve beni yalnızlığıma bırakacak. Ne bir teşekkür ne bir hoşça kal… Öylece yok olacak, tıpkı eskisi gibi.

Sanırım böyle olacağına o kadar inanmışım ki, eve geldiğimde kapıyı çalmadan anahtarla giriyorum. Ceket, ayakkabı hâlâ portmantoda. Nasıl olur, gitmemiş mi gerçekten?

Mutfaktan sesler geliyor. Bir şey arıyor sanki çekmecelerde. Dilinde bir ıslık sesi dans ediyor masayla tezgâh arasında. Henüz fark etmedi beni, ben de onun gerçek olup olmadığını…

Kapı çalıyor, mutfaktan çıkarken beni fark ediyor, çenemi okşayıp kapıya bakmaya gidiyor. Kurye gelmiş. Yemek istemiş dışarıdan. Ben öylece duruyorum olduğum yerde. Hayat akıyor de ben duruyormuşum gibi, kazık çakılmış gibi, sanki zaman bir anlığına durmuş gibi… Bir elimde anahtar, bir elimde çanta onu izliyorum.

Donduğumu fark etmiş olacak ki çantamı alıyor, ceketimi asıyor beni de çekerek masaya oturtuyor.

Öyle sakince hiç konuşmadan yiyoruz yemeğimizi yine. Topluyoruz masayı ve bulaşıkları. Bana çay kendisine kahve dolduruyor ve oturma odasına geçiyoruz. Öylece kitaplığı izliyoruz TV battaniyesinin altında. Yine sessizce...

Sanırım sessizliği bozan ben olacağım artık. Her şey iyi hoş da, neden iyi hoş? Anlamsız bir olağanlık var bu olağan dışılığın içinde.

“Ne zaman kaybolacaksın?” diyorum. “Tekrar” diye ekliyorum. Şaşırmıyor tabi, o da ben de biliyoruz ki kaybolacak, gidecek hiçbir şey olmamış gibi…

Önce kahvesinden koca bir yudum alıyor, gözlerini kapatıyor ve arkasına yaslanıyor. Bana doğru dönüyor yüzünü ve muzip bir gülümseme takınıyor yüzüne.

“Şifalandığımda,” diyor. Sakince kalkıyor, fincanını mutfağa götürüyor, ceketini alıp yavaşça gidiyor, kapıyı açıyor ve çıkıyor.

Yine sessizlik… Koskoca bir boşluk… Ne teşekkür ne elveda…

O anı hatırlıyorum. Ben onun hayatında sadece bir şifa istasyonuydum. Geldi, iyileşti ve gitti.

Bulunduğum kanepede öylece kıvrılıyorum. Sabah iş var. Bu bir gün belki yaşandı belki yaşanmadı...biliyorum bir süre bu olayın gerçekliğini sorgulayacağım. Hislerimi anlamlandırmaya çalışacağım. Olmamış şeyleri olmuş gibi hayal edeceğim. Sadece bir günlük olan tedavi sürecini bir ömür boyu mutluluğu gibi süsleyip püsleyip şiirlere düzeceğim.

Ama gerçeği de hep bileceğim: Sen beni hiç sevmedin. Tüm gelişlerin şifalanmak içindi; beni hasta etmek pahasına.

Geçmiş olsun. Diğer randevunda başka bir doktoru tercih etmeni dilerim. Benim mesaim bitti.

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.