DEBBAĞLAR ÇARŞISINDA BİR İĞRETİ
DENEME

DEBBAĞLAR ÇARŞISINDA BİR İĞRETİ

Remziye Akça9 Eylül 20261 dk okuma15

İnsan bazen kendi doğduğu evin, kendi kanından olanların ortasında öyle bir yabancılığa düşer ki, bu his gurbetin en koyusundan daha ağırdır. Kalabalık bir odanın tam ortasında durursun; sesler vardır, tabaklar kalkıp iner, çaylar tazelenir, kahveler taşırılır ama senin nefes aldığın yerle onların nefes verdiği yer arasında aşılmaz bir uçurum oluşmuştur. O uçurumun kenarında dururken anlarsın: “Bazı topluluklar için mutsuzluk, birbirine tutunmanın yegâne harcıdır. Onlar neşeyi değil, ortak bir kederi ve birbirini hırpalamanın tanıdık konforunu paylaşarak var olurlar.”

Mesnevi’deki o kadim hikâye tam da böyle anların aynasıdır: Ömrü pis kokulu derileri tabaklamakla geçmiş bir debbağ, günün birinde ıtriyatçılar çarşısına düşer. Çarşıdaki misk, amber ve taze gül kokularını içine çeker çekmez dengesini kaybedip yere yığılır, bayılır. Çünkü onun ciğeri, o güne dek sadece çürümüşlüğü ve ağır kokuyu solumuştur; güzel koku onun fıtratına bir tehdit, bir zehir gibi gelir. Ancak burnuna alıştığı o pis paçavra tutulduğunda kendine gelebilir.

İşte bazı aileler ve çevreler de böyledir; mutsuzluğun, şikâyetin ve söylenmenin havasını solumaya öyle alışmışlardır ki, o odaya sakinlik, huzur ya da kendi halinde bir mutluluk getirdiğinde seni tehlikeli bir yabancı bellerler. Balkonda huzurla içilecek bir fincan kahve onlar için sadece dökülen bir damlanın, beceriksizliğin ya da eksikliğin vesilesi haline gelir. Bir tombala pulunun üzerindeki sayı bile gülüşmelere değil, hayatın çekilmezliğine dair bitmek bilmez bir mırıltıya tahvil edilir. İyilikten, hafiflikten ve neşeden korkarlar; çünkü gülmenin ardından gelecek görünmez bir cezaya inanacak kadar kederle terbiye edilmişlerdir.

En ağırı da bu düzenin içinde sana biçilen roldür. Dart tahtası olsan hedef bellidir; vurulmak için oradasındır. Oysa sen hedefin ardındaki duvarsındır. Iskalayan her öfke, dile getirilemeyen her huzursuzluk, kendi içlerindeki bastırılmış suçluluklar doğrudan senin gövdene saplanır. Kendilerine itiraf edemedikleri ne varsa, senin sakinliğine, senin yalnızlığına ya da sesini çıkarmayışına boca ederler. Sınır koymak istersin; adı "kendini beğenmişlik" olur. Başının ağrıdığını söylersin; "senin ne derdin olabilir ki" diyerek acını bile ellerinden almak isterler. Kendi hayatlarının yükünü bir çocuğun eline tutuşturup "hasta olmuş, ilacını içtin mi diye sor" dedirtecek kadar incelikten yoksun bir mühendislikle seni suçlu ilan ederler.

Dışarıdan bakan bir akıl sana kolayca "duyma", "takma", "şakaya vur" diyebilir. Oysa o odanın havasını soluyan bilir; kulaklığını çıkarsan da çıkarmasan da o gürültü kulak zarına değil, doğrudan ruhunun zeminine vurur.

İnsan kötülükten ve mutsuzluktan çok, tüm bunların bu kadar sıradan, bu kadar meşru ve bu kadar fütursuzca sergilenmesinden yorulur. Fırtınanın ortasında kimse ıslanmadığını iddia ederken, senin bir damla suyla sınanmandır insanı tüketen.

Fakat günün sonunda o debbağlar çarşısının kokusuna teslim olmamak da bir tercihtir. Kendi yaranı başkasına bulaştırmadan taşımak, onların cehennemine odun taşımayı reddetmek ve sırtını sıvazlayacak kimse olmadığında bile bile o duvarda dik durabilmek… Belki tek tedavi gitmektir; belki sadece o eşikten adımını atıp kendi göğünün altına çıkmaktır. Ama o güne kadar bilmek gerekir: “Gül kokusundan bayılanların dünyasında suçlu olan ıtriyatçı değil, güzelliğe düşman kesilmiş o nasırlı burunlardır.”

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.